Aliya İzzetbegoviç’in Türklere Yazdığı Mektup

Aliya İzzetbegoviç’in Türklere Yazdığı Mektup

Aliya İzzetbegoviç, Bosna Hersek’e bağımsızlığını kazandıran efsane lider… ‘Bilge Kral’ lakabı ile tanınır. Halkı için canını ortaya koymaktan çekinmemiş, onlar için her fedakarlığı yapmıştır.

Yugoslavya’nın en kanlı zamanlarında Müslüman halka yapılan işkenceleri engellemek için elinden gelenin fazlasını yaptı.

Daha gençliğinin ilk yıllarında, 24 yaşında İslamcılık suçundan beş yıl hapishanede yattı. Bu onun azmini kırmadı. Önce üniversitede hukuk ardından ziraat bölümlerini okudu. Yirmi beş yıl boyu avukatlık yaptı. Ne öğrendiyse halkı için öğrendi, öğrendiği her şeyi halkını özgürlüğe kavuşturma yolunda kullandı.

Hayatının çoğunu davalarla geçirdi. Çok kez yargılandı. Çok kez hapishanede yattı. Onun için en zoru halkı için ortaya koydu kavganın tam ortasında iken tutuklandı. Dört duvar arasına konulmak onu durdurmaya yetmedi. Fikirlerini yaymak için elinden geleni yapmaya devam etti. 1988 yılında, Yugoslavya yine bir buhran içine girmişti. Tam da bu yılda çıkan aftan yararlanıp serbest kaldı.

Artık davasını duyurmakta özgürdü. Çok sevdiği halkının yaralarını sarabilmek amacıyla Demokratik Eylem Partisi’ni kurdu. Partisi, 1990 senesindeki seçimden lider olarak çıktı. Aliya İzzetbegoviç, artık ülkenin Cumhurbaşkanı idi…

Bu yıllarda, dünyadaki Komünist rejimler çökmeye başlamıştı. Sıra Yugoslavya’ya gelmişti. Bosna- Hersek 1 Mart 1922’de gerçekleştiği referandum ile bağımsızlığını ilan etti. Bu tarihten sonra, Bosna- Hersek çok kanlı olaylara şahit oldu. Bosna- Hersek öyle acılara tanık oldu ki, acısı, bütün dünyanın kalbini karaya boyadı.

Sırplar, Bosna- Hersek’te yaşayan Müslümanlara karşı, unutulması ve izi silinmesi imkansız olan katliamlar yapmaya başladı. Bu sıralarda, dünya Boşnakların yaşadığı katliama gözlerini kapadı. Sırplar cephane açısından avantajlı konumdaydılar. Bu avantajı sonuna kadar kullanmakta hiçbir sakınca görmediler.

Anne karnındaki çocuklar öldürüldü, kadınlara ve çocuklara tecavüz edildi. Tecavüz ettikleri insanları öldürdükten sonra bile işkencelerine devam ettiler. Ölen Boşnakları çukurlara attıktan sonra cesetlerin üzerine bombalar yağdırıldı, katliamın izlerini böyle silebileceklerini düşündüler.

Sırplar, Bosna- Hersek topraklarında bulunan bütün İslami yapıları tahrip ettiler. Bir kültürü yok etmek için ellerinden ne geliyorsa esirgemediler.

Aliya İzzetbegoviç, yaşananları ve batının iki yüzlülüğünü duyurmak amacıyla bir mektup yazdı. Gayesi, Türklerin yaşananlardan bir ders çıkarmasıydı. İşte o ders niteliğindeki ve acılarla dolu mektubun bir kısmı:

‘’Türk’ün evladı…

Unutma.

Ben Aliya,

Boşnakların içinde herhangi biriyim. O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı. Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler. Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler. Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar. Henüz mezarların’ bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz. Önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar. Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını, sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün. Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar. Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlinde daha büyük çukurlar kazdırıyorlar. Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar. Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar. Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar. Onların mezarını biz bulmadık. Kelebekler buldu. Mavi kelebekler. Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık. Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari’deki şehitliğe defnettik.

Biz “Bosna’da kendi devletimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna’da sadece bizim dinimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Biz “Bosna’da sadece bizim kimliğimiz olsun.” demedik, onlar dediler. Bizim Bosna’da savunduğumuz şey, Batı’nın tüm dünyaya göğsünü gererek anlattığı Helsinki Nihai Senedi’ydi, Paris Şartı’ydı, demokrasi ve hürriyet ilkeleriydi. İki yüz bin canımızı kaybettiğimizde, binlerce kadınımız karınlarında kocalarını öldüren askerlerin be-bekleriyle terk edildiğinde, yirmi dokuz günlük bebeklerimiz öldürülüp toprağa düştüğünde Avrupa’nın anlattığı şeylerin koca bir yalan olduğunu anladık. Amerikan Başkanı George Bush’a toplama kamplarını, tecavüzleri, ambargoyu delilleriyle gösterdiğimde verdiği tepki dünyanın nasıl yönetildiğini öğretti bana. Petrol için Irak’a bir gecede savaş açan ama buna demokrasi kılıfı uyduran, yıllarca Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da, Filistin’de, Hindistan’da askeri operasyon yapan Amerikan başkanı, anlattıklarım’ dinledikten sonra tek bir cümle söyledi bana: “Bosna bizim meselemiz olamaz, o, Avrupa’nın bir iç meselesi.”

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Mektup