Beşir Fuad’ın İntihar Ederken Yazdığı İlginç Mektubu

Türk edebiyatında, nevi şahsına münhasır isimlerden biri olan Beşir Fuad her edebiyat tarihçisinin dikkatini çeken bir isim olmuştur. 1852 – 1887 yılları arasında yaşadığı kısa hayatında Şiir ve Hakikat adlı önemli çalışmasını yazmıştır. Tanzimat devresinin önemli isimlerinden biri olan yazar aynı zamanda çevirmen ve gazetecilik de yapmıştır. Türk edebiyatının da ilk pozitivist ve materyalist kişisi olarak tanınmıştır. Öyle ki kendi döneminin şair ve yazarları için: ”Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden emin değilim.” lafını da esirgememiştir. Annesinin ileri düzey bir paranoya yakalandıktan sonra hayatını yitirmesi Beşir Fuad Bey için onulmaz bir yara olmuştur. Annesinin yaşadığı paranoya, ona bu hastalığın genetik olabileceğini düşündürtmüş ve ömrü  boyunca akıl sağlığını yitirmekten korkmuştur. Yazar 5 Şubat 1887 yılının akşamı evdekiler uyuduktan sonra kütüphanesine çekilmiş ve intiharını gerçekleştirmek üzere girişimlere başlamıştır. Bu intiharı da bir tür bilimsel deney olarak gören yazar annesi gibi bir son, ruh sağlığını kaybedip yaşayacağı bir ölümü istemediğinden bunu kendi elleriyle yapmak istemiştir. Hatta baldızı kapı tıklattığında, yazı yazdığını söyleyerek kendisini açık etmemiştir. Bileklerini keserek ölümünü gerçekleştiren Fuad, bileklerinden gelen kanı mürekkep olarak kullanmış ve o anda neler hissettiğiniz kağıda geçirmiştir. Tabiri caizse kanının son damlasına kadar yazdığı mektubu hep beraber okuyalım:

Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. ”Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım” diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı…

Kendi intiharını adeta dışarıdan bir gözlemciymiş gibi, bileklerinden akan kanla kağıda aktaran Fuad, kendinden geçtikten sonra çığlık çığlığa kalmış, hane halkı hemen yanına koşmuş, ancak yazarı kurtaramamıştır. Cesedini de kadavra olarak dönemin tıp eğitim kurumuna, Mekteb-i Tıbbiye’ye bağışlamıştır. Bunu da şöyle açıklamıştır: Arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler duyup hissettiğini bildirmek suretiyle insanlığa bir faydam dokunsun. 

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Mektup