Bukowski’ye Yazması İçin Maaş Bağlayan Finansöre Yazarın Teşekkür Mektubu

Charles Bukowski, bilindiği üzere dünyada yer altı edebiyatının hem en popüler hem de en mühim temsilcilerinden biridir. Yazarın yaşam biçiminden edindiğimiz bilgilere göre diyebiliriz ki: ”Oysa popüler olmak gibi bir derdi hiç de yoktu!” Ancak söylemleriyle, saygın görünen kavramların altındaki çirkinlikleri, özetle işin ”arka bahçesini” doğal bir üslup takınarak anlatmasıyla çoğumuzun sevgisini/ sempatisini kazanmıştır. Hemen her yerde yazarlık hala tek başına bir iş olarak kabul edilmediğinden olacak ki Bukowski de yazma macerasından önce çeşitli işlerde çalışmıştır. Bunların başında daha sonra kitaplaştırarak anlattığı Postane işi de gelir. Öyle ki kırklı yaşlarının sonlarına doğru o hala bir posta memurudur. Yazmayı sürdürmesine sürdürür ama kendini bu alana tam anlamıyla veremez. 1969’da, yani yazar 49 yaşındayken Black Sparrow Yayınevi yayımcısı John Martin onun özgün yapısını fark eder. Dahası yayımcı Bukowski’ye artık çalışmayı bırakmasını ve yalnızca yazmasını, karşılığında aylık 100 dolar vereceğini söyler. Bu teklifi kabul eden Bukowski de bizim bugün zevk ve merakla okuduğumuz eserlerini yazmaya koyulur. 1986’da yayımcıya yazdığı teşekkür mektubu da, aslında bu teklifin Bukowski için ne denli faydalı olduğu gözler önüne serer. Yazar ayrıca mektubunda türlü dünya meselelerine değinmeden de edemez. Huyu böyledir… Tabutmag’den Hande Karataş’ın çevirdiği mektubu hep birlikte okuyalım:

12 Ağustos 1986

Merhaba John:

Güzel mektubun için teşekkür ediyorum. Nereden geldiğini bilmek can yakmaz, bazen. Sen benim nerelerden geldiğimi iyi biliyorsun. Hangi yerlerden geldiğimi çok iyi biliyorsun. Bu konuda kitap yazmaya kalkanlar ya da filmini çekmeye çalışanlar bile tam anlamıyla bilmiyorlar. Buna “Sabah 9- akşam 5” diyorlar. O yerlerde bir öğle yemeği arası bile verilmez,  aslına bakarsan o yerlerde hala iş sahibi olabilmen için yemek arası bile vermemen en iyisi, bu kesinlikle basitçe “sabah 9 akşam 5” olayı değil.  Ve bunun yanı sıra fazla mesai diye bir şey var ve kitaplar da bunu anlatmakta yetersiz kalıyor. Fazla mesaiden şikâyet edersen, seni hemen işten atarlar.

Benim eski deyişimi hatırlarsın: “kölelik asla kaldırılmamıştır; sadece tüm renkleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir”

Üzücü olan şey onlara alternatif olarak daha berbat yaşam koşulları sunulduğu için istemedikleri işlere sımsıkı sarılmak zorunda kalan insanlığı zayıflatmak.  İnsanların içi tamamiyle boşaltılıyor. Korkuyla kaplı bedenlerden ve itaatkâr zihinlerden başka bir şey değiller artık. Renkler gözleri terk ediyor. Sesler çirkinleşiyor. Ve vücut. Saçlar. Tırnaklar. Ayakkabılar. Her şey çirkinleşiyor.

Genç bir adamken, insanların hayatlarını böyle koşullarda harcadığına inanamazdım. Şimdi yaşlı bir adam olarak da inanamıyorum. Bunu ne için yapıyorlar? Seks? Televizyon? Otomobil ya da aylık ödemeler için mi? Ya da çocukları için mi? Aynen onların yaptıklarını büyüdüklerinde yapacak çocukları için mi?

Daha önceleri, işçi arkadaşlarıma “patron her an gelebilir ve bizi kovabilir, hiç önemi yokmuş gibi, farkında mısınız?” diye soracak kadar genç ve aptaldım.

Bana boş boş bakarlardı. Akıllarına girmesini istemedikleri bir şeyi hatırlatır vaziyetteydim.
Şimdiyse sanayilerde büyük çapta işten atılmalar söz konusu. (Çelikhaneler, iş yerlerinin koşullarında yapılan teknolojik değişimler nedeniyle ölü halde) Yüzlerce, binlerce işçi işten çıkarılıyor ve suratlarında sersem bir ifade var:

‘Bu işe 35 yılımı verdim’
‘Bu yapılan çok yanlış’
‘Ne yapacağımı bilmiyorum’

Kölelere asla özgür olabilecekleri kadar ödeme yapılmamıştır; yalnızca onları hayatta tutacak ve işe tekrar koyulmalarını sağlayacak kadar bir ücret sunulmuştur. Ben bunları görebiliyorum; neden onlar göremiyor?

Bu konularla ilgili olarak tüm yazdıklarımı iğreti içinde yazdım. Açıkçası bu pisliği içimden atmak iyi gelmişti. Şimdi elli seneyi devirmiş yaşlı bir –sözüm ona– profesyonel bir yazar olarak fark ettim ki bu sistemin de ötesinde başka iğrençlikler var.

Hatırlıyorum da, bir aydınlatma teçhizatı firmasında paketleyici olarak çalışırken, paketleyicilerden bir tanesi bir anda: “asla özgür olamayacağım!” dedi.

O sırada patronlardan bir tanesi oradan geçiyordu (ismi Morrie’ydi) ve bu arkadaşın hayatı boyunca kapana kısılı olduğu gerçeğinden keyif alarak şöyle lezzetli bir kahkaha patlatmıştı.

Ne kadar geç gelmiş olursa olsun, beni o yerlerden kurtaracak şans mucizenin şen mutluluğunu bana tattırdı. Şimdi yaşlı bir zihin ve yaşlı bir bedenden yazıyorum. Bu işe çok geç başladığım için, kendimi devam etmeye zorlamaya mecburum ve bir gün bocalamaya başladığım; merdivenlerden çıkarken yardıma ihtiyaç duyacak ve mavi bir kuşla bir atacı ayıramayacak hale geldiğim zaman bile içimdeki bir parça bu zorluklardan, ağır işlerden nasıl kurtulup en azından ölmenin cömert bir yoluna ulaştığımı hatırlayacak.

Birinin kendi hayatını tamamen boşa harcamaması da değerli bir başarıdır.

Senin çocuk,
Hank

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Mektup