Mektup Şairleri – Mektupta Şiir var

0
1.665 views

Türk Edebiyatının Ünlü Şairlerinden Mektup Şiirleri

Türk Edebiyatının yetiştirdiği ve sayısız eserleriyle edebiyata büyük katkılar sağlayan en ünlü şairlerin, yazdıkları mektuplarda yer alan şiirleri de en az yazdıkları mektuplar kadar okuyucusuna etkileyici ve derin anlamlar taşıyor.

  • Sahibini Bekleyen Mektuplar- Ümit Yaşar Oğuzcan

    ‘’ İstersen mutlu oluruz seninle
    Birbirimiz için yaratılmışız
    Ruhlarımız düşüncelerimiz bir
    Bizim gibi olur çocuklarımız
    Ben şair, sen baştan ayağa şiir’’

    Sahibini Bekleyen Mektuplar adlı kitabı, birbirinden önemli şiirlerle dolu ve en bilinenleri bu kitapta yer alan şiirler olsa da; Mektup şiirinde, yormadan, gerçekçi ve etkileyici bir aşk ilanı gerçekleştirir. Oğlu Vedat’ın intiharından sonra şiirlerinde derin var oluş sancıları ve acılar hissedilen Ümit Yaşar Oğuzcan, yaşamı boyunca neredeyse iki yüz şiir yazmıştır. Yaşanmış aşkları da ayrılıkları da öyle yalın bir dille anlatmıştır ki sevdanın asıl adı onun şiirleridir.

  • Mektup Şiiri- Murathan Mungan

    ‘’boş bırak düşlerini 
    ben geleceğim 
    kucağımda yaratmanın sevdaları 
    ve akşamüstlerinde sonlu bekleyişlerin karanlığı 
    tahta pervazlara takılı kalmış çınar gölgelerini kanattığı 
    hiç yaşanmamış Nerime Sultan anılarını dürüp 
    ben geleceğim’’

    Onun şiirlerini duymamış olmanıza imkan yok. Ezberimizde olan o kadar çok şarkının söz yazarıdır ki Murathan Mungan, aslında hepimizin hafızasında onun olduğu bir yer var. Sezen Aksu sesinden duyduğumuz ‘’Eskidendi’’ nin yanı sıra, Yeni Türkü grubunun ses verdiği ‘Aşk Yeniden’ şarkısı acılarımıza rağmen bize yeniden sevmeyi öğretirken, ‘Olmasa Mektubun’ şarkısıyla ayrılıklarımıza ortak olmayı başardı. Şiirleri, senaryoları, öyküleri ve şarkı sözleriyle hayatımızda önemli bir yere sahip olan Murathan Mungan’ın bu şiirinde İstanbul sokaklarında bir gezintiye çıkarken aynı zamanda sevgiliye seslenişin en güzel haline şahit oluyoruz.

  • On Üç Günün Mektupları- Cemal Süreya

    ‘’Her şey biliyor her şey
    Sen biliyor musun bakalım
    Seni nice sevdiğimi?
    Üstüne titrediğimi?
    Geldiğimi?
    Gittiğimi?
    Hadi!’’

    İddia uğruna soy ismindeki bir harften olmuş şairimiz Cemal Süreya… İkinci eşi Zuhal Hanım hastalığa yakalanır, ameliyat olması gerekir ve hastaneye yatırılır, on üç hastanede kalacaktır. Cemal Süreya eşinin moralini yerine getirecek bir çözüme sığınır ona her gün mektuplar götürecektir. Şiirlerinin her biri hasta diye üzülmemesini istediği eşine yazılmıştır, eşi Zuhal Hanım’ın moralini yüksek tutması gerektiği tembih edilmişti zira Zuhal Hanım felç olma riskiyle karşı karşıyadır. Daha sonraları On Üç Günün Mektupları adıyla yayımlanan eserde Cemal Süreya’ nın eşine olan sevgisinin büyüklüğünü gözlemleriz. Aynı zamanda bugüne kadar hayatını hiç açmadığı ölçütte okuyucusuna açar. Şair, öyle dizeler ile seslenir ki eşi Zuhal’ e aşkı tam anlamıyla üç cümleye sığdırmayı başarır.

    ‘’Sevmek ne uzun kelime! Derin deniz mavisi. Ne zaman geleceksin?’’

    “Aşkı insani çizgide bütünlemeli. Mutluluk da sanırsam, o zaman bütünleniyor. Güven, mutluluğun temelidir. Güven aşkın ve her türlü aşkın, yani cesaretin, yani kavganın temelidir.”

    “Bir şairin, sevdiğine en güzel armağanı, yayımlanmayan, hiç de yayınlanmayacak bir şiir olabilir. Böyle düşünüyorum. Her yıl böyle bir şiir yazacağım sana. Saklarsın. İstersen ben öldükten sonra yayımlarsın.”

    Belki de bu satırların verdiği kuvvetle Zuhal Hanım iyileşir ve evine döner. Ameliyatı korkulanın aksine risksiz sonlanır. Ardından, Zuhal Hanım’la birlikte eve dönen bu şiir ve mektuplar yayımlatılmaya karar verilir. Yayımlanacak olan kitaba, ismini Zuhal Hanım verir.

  • Son Mektup- Sabahattin Ali

    ‘’Ey yar, bu mektubu aldığın demde
    Kara topraklara verdim kendimi
    Her şey bana engel oldu alemde,
    Bir coşkun nehirdim, yıktım bendimi.

    Benim gönlüm doğusundan deliydi;
    Başka dünyaların şaşkın seliydi
    Bunun böyle olacağı belliydi
    Her şey biter sel yerine döndü mü’’

    Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf kitapları ile tanınan Sabahattin Ali, edebiyatımızda başını yere eğmeyen, dik duruş ve davasından vazgeçmemek nedir öğreten bir şairdir aynı zamanda. Son Mektup, bir intihar mektubunu anımsatan bir şiirdir. Okuyanını, okuduğu anda şairin ne denli zor bir hayat yaşadığına kolayca ikna eder. Toplumcu – Gerçekçi akımının en önemli yazarı olan Sabahattin Ali, yazdığı bütün eserlerde halkının sorunlarına eğilmeyi ve bu sorunlara çözüm getirmeyi kendine bir görev olarak bilmiştir. Nihal Atsız ile sert tartışmalara girmiştir. Öğretmenlik hayatı boyunca birçok soruşturmadan geçen yazar, kırk bir yaşına geldiğinde artık davaların aleyhinde seyrettiğini fark edince yurtdışına gitme kararı aldı. Bulgaristan sınırını geçmek isterken, rehberi olan Ali Ertekin tarafından öldürüldü.

  • Güzel Mektup- Haydar Ergülen

    Ağustos birkaç yerinden güneş alıyor
    Gözlerin yağmur haritalarının tuzağında
    Yolculuğa çıkmış bir bulut olmanı isterdim
    Saçlarının altın ipeğine doğru bir gezgin

    Ah rüzgâr delisi, güzel mektup
    Denize yazıldın ama, güz unutmadı seni
    Kötü bellek yağmurla silininceye kadar
    Piyano için yazılacak bazı aşklar

    Türk şiirinin, hayatta olan en büyük üstatlarından Haydar Ergülen, 1956 yılında doğdu. Eskişehir’de doğup büyüyen şair, lise ve üniversite eğitimini Ankara’da tamamladı. 1980 yılı sonrası şiirinin en önemli isimlerinden biri olan şairin, yazdığı her bir satır altında binlerce anlam gizliyor. Kelimeler arası çok iyi olan şair, hayatının bir döneminde reklamcılık yaptı. Reklamcılıktan elde ettiği gelir ile şiirlerini yayımlamaya devam etti. Sosyoloji mezunu olan şair, Türkiye’nin sorunlarını köşe yazılarında dile getirdi. Yazdığı şiirler ve şiir kitapları ile sayısız ödüle sahip olan şairin, deneme türünde de birçok eseri bulunmaktadır. Okuyucusunun kalbine ve zihnine onları hiç yormadan ulaşan Haydar Ergülen, 2012 yılında ‘Nar Alfabesi’ adını taşıyan ilk çocuk kitabını yayımladı.

  • Karıma Mektup- Nazım Hikmet

    Bir tanem!
    Son mektubunda:
    “Başım sızlıyor
    yüreğim sersem!”
    diyorsun.
    “Seni asarlarsa
    seni kaybedersem,”
    diyorsun,
    “yaşayamam!”
    Yaşarsın, karıcığım,
    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı,
    en fazla bir yıl sürer
    yirminci asırlarda
    ölüm acısı.

    Nazım Hikmet, şiirleri ve siyasi kimliği ile tanınan şairimiz. Nazım’ın aşkları çok konuşuldu; üzdü ve üzüldü. Aşkları arasından Türkiye’de en fazla tanınan isim Piraye. Piraye, onun her zor anında yanında olan aşkıydı. İlişkileri çok zorlu sınavlara tabi tutuldu. Nazım’ın, Piraye ile evlenmesi imkansızdı. Piraye iki çocuklu ve eşinden ayrılmış bir kadındı. Hayatını çocuklarına adamaya karar vermiş olan bu kadın, hiç beklemediği bir anda Nazım ile tanıştı ve hayatı değişti. Piraye, Nazım ile tanışana kadar siyasi hayatın içine dahil olmamıştı; Nazım onu bambaşka bir hayat ile tanıştırdı. Nazım Hikmet ‘Komünist’ idi; o zamanların Türkiye’sinde bu sıfat hapse atılmaya yeterdi. Nazım’ın çok güçlü bir kalemi vardı: Aşkı anlattığından fazla özgürlüğü, demokrasiyi ve eşitliği anlatmıştı. Yazdıkları o denli içe işliyordu ki defalarca hüküm giydi. Ömrü hapishanelerde geçiyordu ve idamla yargılanıyordu. Nazım, suçunun haksız yere verildiğini Atatürk’e mektuplarla anlatmaya çalışmıştı ancak o mektuplar Atatürk’ün eline asla geçmedi.

    Nazım çıkış yolları ararken bütün kapılar yüzüne kapanmıştı, o noktada da Piraye’nin savaşı başladı. Sevdiği adamı kurtarmak için her yolu denedi başarısızlığı kabul etmedi. Nitekim Nazım’da idamdan kurtuldu, Rusya’ya kaçtı. Piraye, kocasını eskiden onu aldattığı için affedememişti ki hayatlarına Vera girdi. Nazım’ın son aşkı Vera idi. Nazım hapishanedeyken Piraye’ye binlerce mektup yazmıştı; Piraye de ona. Piraye, hapishanede iken Nazım’a bir saat almıştı. Nazım ölürken o saat bileğinde idi fakat üzerine Vera yazılmıştı.

  • İzmir Yollarından Son Mektup- Kemalettin Kamu

    Belki şimdi sana son
    Sözlerimi yazmadan
    Gözlerim kapanacak.
    Belki var daha beş on
    Dakikalık bir zaman.
    Anne, için yanacak
    Mektubum okunurken.
    Beliren bir emeli
    Çok görme bana sakın.
    Ben Tanrı’ya en yakın
    Bir yola sapıyorum,
    Milletimin uğrunda
    Türbemi yapıyorum.
    Düşündüm huzurunda
    Ebedi bir akşamın,
    Düşündüm ki babamın
    Dizi dibinde geçen
    Yirmi iki seneden
    Elimizde kalan ne?
    Sorarım sana anne:
    Madem ki gün gelecek,
    Herkes aynı meleğin
    Önünde eğilecek,
    Niçin o güne değin
    Çan sesleri duyayım?…

    Kemalettin Kamu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmiş bir şairdir. 1901 yılında doğan şair, Osmanlı’nın yıkılışını ve küllerinden yeni bir devletin doğuşunu gördü. Tanık olduğu olaylar kendisinin milliyetçi bir çizgide ilerlemesin sağladı. Milli duyguları o kadar güçlüydü ki toplumda tepki yaratan Çankaya şiiri, bir kısım kişiler tarafından şair sert bir dille eleştirildi. Şair bu şiirinde Atatürk’e olan sevgisini dile getiriyor ve Kabe’nin Araplarda kalmasını gerektiğini savunuyor; çünkü Çankaya Türk milleti için daha kutsaldır. Halifeliğin yeni kalkmış olduğu ülke ortamında şiiri ‘dinsiz’ sıfatı ile yargılandı. Milli edebi akım temsilcisi olan Kemalettin Kamu ‘Gurbet Şairi’ olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlamanın sebebi Gurbet şiiridir, bu şiir 1990 yılında Hümeyra’nın sesi ile tekrar hayat bulmuştur. Milli duruşunu siyasette de devam ettiren şair; 6. ve 7. TBMM döneminde Rize milletvekilliği, 8. TBMM döneminde Erzurum milletvekilliği yaptı. Annesinin kaybı ile derin acılar yaşayan şair henüz 46 yaşındayken kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti.

    ‘’Gurbet o kadar acı
    Ki ne varsa içimde,
    Hepsi bana yabancı,
    Hepsi başka biçimde!

    Eriyorum git gide,
    Elveda her ümide,
    Gurbet benliğimi de
    Bitirmiş bir içimde!

    Ne arzum, ne emelim,
    Yaralanmış bir elim,
    Ben gurbette değilim,
    Gurbet benim içimde!’’

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here