Nazım Hikmet’ten Atatürk’e; ‘’Hiç Okunmamış Bir Mektubun Esareti’’

Nazım Hikmet Ran’ı nasıl tanırız? Elbette; davasıyla, sanat eserleriyle, şiirleriyle, aşklarıyla… Aşık olduğu kadınlara mektuplarıyla. Zaman zaman, Vera’yı, Piraye’ye tercih ettiği için kızsak da ilk aşklarımızı onunla yaşadık, onun şiirlerinden bestelenen şarkılar hafızalarımızın en ulaşılabilir köşelerinde mesken tuttu.

Bildiğimiz üzere, aşk şiirlerinden çok daha fazlasını yazdı Nazım Hikmet… 1902’de başladığı hayatının önemli bir kısmını hapishanelerde geçirdi. Hayatı, sürgünün durmadan tekrarlanan bir haliydi adeta… Edebiyatımıza kazandırdığı destanları ve şiirlerinin önemli bir bölümünü 1938’de girdiği, 1950’deki afla ancak çıkabildiği hapishaneden yazdı. O dört duvar arasında, hasret, acı ve aşkla yazılmış şiirler bütün dünyada tanınmasını sağlarken edebiyatımızın da mihenk taşları oldular.

Hapishane hayatından önce de çok iyi bir şairdi o, yazdığı cümlelerin etkisi öyle büyüktü ki hayatının on üç senesini hapishanede geçirmesine neden oldu. Nazım Hikmet, ilk şair olarak tanındığı yıllarda bir tavsiye alır, bu tavsiye Attila İlhan’ın deyişiyle onun serencamının sebebi olur. Tavsiyeyi veren; aynı topraklarda doğduğu, aynı göç yollarından geçerek memlekete ulaştığı Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Vala Nureddin ‘’Bu Dünya’dan Nazım Geçti’’ adlı kitabında Nazım Hikmet ve Atatürk’ün karşılaşmalarını anlatır. Ankara’da, Atatürk ile İsmail Fazıl Paşa vasıtasıyla tanıştırılırlar. Atatürk’e genç şairler olarak takdim edilirler. Vala Nureddin, Atatürk ile karşılaştığı andaki heyecanını vurgular ve Nazım Hikmet’in alay edecek olmasından kaçındığı için Atatürk’ün elini öpmediğini söyler. Ardından tanıştırılma sırası Nazım Hikmet’e gelir. Nazım Hikmet ile de tanışan Atatürk karşısında gördüğü parlak gençlere bir tavsiye verir: ‘’ Bazı genç şairler, modern olsun diye, mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gâyeli şiirler yazınız.’’ Nazım Hikmet bu tavsiyeye uyar ve gayeli şiirler yazmaya daha keskin bir kalemle devam eder. Ne de olsa bu tavsiyeyi ülkesinin kurucu liderinden almıştır. Öylesine aşkla yazdı ki gayeli şiirlerini, hapishaneye düştüğünde de vazgeçmedi o şiirleri yazmaktan ve en sonunda Attila İlhan’a şu sözü dedirtti o tavsiye: “Gazi’ nin tavsiyesine gelince, Nazım’ın bu tavsiyeyi yürekten benimsemediğini, kim iddia edebilir? Kim bilir, geçirdiği ‘Serencam’ın asıl sebebi, ‘gayeli şiirler’ yazması olmadı mı?”

Attila İlhan’ın dediği gibi belki de Nazım Hikmet’in hastalığa yakalanmasının asıl nedeni hapishane yıllarıdır. Nazım Hikmet o tavsiyeye uymayıp; daha çok aşk ama vatan aşkı değil demiş olsaydı bugün kitaplığımızda iki adet daha Nazım Hikmet kitabı olabilir miydi? Bu soru hiçbir zaman cevaplanamayacak fakat cevabından emin olduğumuz bir soru var; o soru da Nazım Hikmet’in ilk hüküm giydiği ve hapishaneye atılacağı davadan sonra, yazdığı mektup Atatürk’e ulaşmış olsaydı kaderinin değişip değişmeyeceği sorusudur.

Nazım Hikmet, isyana teşvik suçuyla hüküm giydikten sonra Atatürk’e şu mektubu yazar:

“Cumhur Reisi Atatürk’ün Yüksek Katına,
Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla ‘15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana’ teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.
Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim… Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.”

Nazım Hikmet’in Atatürk’e Yazdığı Mektup

Nazım Hikmet, bu satırları kendisine gayeli olmasını söyleyen Atatürk’e 18 Ağustos 1938’de yazar. Atatürk’e siroz teşhisi bu tarihten önce konulmuştu. Atatürk hastaydı, halktan o tarihlerde gizlenen sağlık durumunu elbette Nazım Hikmet de bilmiyordu. Bir ümit ile, gayeli şiirlerinin ceza almaması için mektubu yazsa da mektubu ulaştırdığı adreste mayıs ayından bu yana Atatürk yoktu. Atatürk o tarihlerde İstanbul’daydı. Önce hastalığına iyi gelir ümidiyle Savarona yatında kaldı, ardından Dolmabahçe Sarayı’na geçti ama Ankara’ya bir daha asla geri dönemedi. Nazım Hikmet’in mektubu da Atatürk’ün eline asla ulaşmamış oldu.

Nazım Hikmet kendisine tavsiye veren Atatürk’e kulak astı, çok şiir yazdı ve neredeyse hepsi gayeliydi. Nazım, hayatı boyunca bu gayeyi takip etti, hiç geri adım atmadı, ardında kitaplıkların en değerlisi olan eserler bıraktı. Hayatı boyunca ilk kez bir devlet büyüğünden bir ricada bulundu, bu ricadaki amacı sadece alnına yapışacak olan izin temizlenmesiydi. Olmadı, Atatürk o satırları hiç okuyamadı, Türkiye bu mektubun varlığını tozlu bir arşivde keşfetti, Nazım Hikmet gayeli şiirler yazmanın bedelini, önce hapishanede on üç senesini geçirerek, daha sonra çok sevdiği ülkesinden uzakta hayata veda ederek ödedi.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?