İdam Mahkumu Nazım’ın Piraye’ye Mektubu

Karıma Mektup

‘’Bir Tanem!
Son mektubunda:
‘Başım sızlıyor
yüreğim sersem!’
diyorsun.
‘Seni asarlarsa
seni kaybedersem:’
diyorsun;
‘yaşayamam’
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlarda
ölüm acısı.
Ölüm
Bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar Nazım’a!
Ben,
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim.
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim…
Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.’’

1933 senesinin ekim ayında yazıldı bu mektup Piraye’ye. Mektubu yazan ruhunun ilacı Nazım Hikmet idi. Bir türlü kavuşamadığı sevdalısı Nazım, idamının beklendiğini yazmıştı. Savcını verdiği kara haberin Piraye’ye ulaşması çok zaman almamıştı. Piraye’nin dünyası başına yıkılmıştı, aşık olduğu adam hiçbir suçu olmadan canından olacaktı. Hayatı boyunca ilk kez yüzünü güldüren bu adamın ölümünü düşünmek bile felaketi oluyordu.

Piraye 16 yaşında evlenmiş kadındı. Aşkı tanımaya vakti olmadan evlenmişti. İki çocuğu vardı. İstanbul’a ailesinin yanına dönmüştü. Paris’e gidip onu iki çocukla ortada bırakan eşinden bir türlü boşanamıyordu. Hayat, Piraye için gittikçe daha karmaşık bir hale geliyordu. Bu karmaşanın içinde Nazım’la tanıştı.

Nazım hayatının en yalnız döneminde tanıştı Piraye ile… Nazım, Komünist Parti’den yeterince komünist olmadığı gerekçesi ile kovulmuş. Ülke polisleri, savcıları ve hakimleri ‘komünist’ şairden hazzetmiyordu. Yazdığı şiirlerin halkı galeyana getirdiğine inanılıyordu. Nazım ise o dönemlerde ‘Aşk şiirine imza etmeye değmez’ diyordu. Davasından başka bir konuyu şiirlerine aktarmayı düşünmeyen bu adam, Piraye ile tanışınca aşk şiirleri yazmaya başlamıştı.

Piraye ve Nazım 1930 yılında tanıştılar. İkisinin de hayatları yeterince zorken birbirlerinin ilacı oldular. Evlenmek istediler, hem de her şeyden çok… Ama olmadı, Piraye’nin bir türlü ülkeye dönmeyen kocası, yokluğu ile bu aşka engel oluyordu. Nazım, Piraye’nin evlatlarını kendi evladı bildi, onlara babalık yaptı. Nazım, ileride yazacağı mektupların hepsinde Piraye’nin çocuklarına evladımız diyecekti.

Piraye, o güne kadar sahip olamadığı her şeye Nazım ile sahip olmuştu. Kendisine hayran bir aşık ve evlatlarını seven bir baba. Piraye’nin bu güzel hayatı Nazım’ın hapishaneye girmesiyle son buldu.

1933 yılında bir mart gecesinde, Nazım komünizm propagandası ve gizli örgüt kurmak nedeniyle; kardeşleri, Piraye ve Piraye’nin ailesi ile yaşadığı evinden alındı. Kısa sürede büyük kötü haberlerin alınacağı hapishaneye götürüldü.

Nazım, hapishane yıllarında hiç yazmadığı kadar aşk şiiri yazıldı. Altına imza atmaya değer bulmadığı aşk şiirleri, sevdiği kadına seslenmek için çaresi olmuştu. Ne kadar mektup yazarsa yazsın aşkını anlatmaya yetmiyordu. Ekim ayında aldığı kötü bir haberi sevdiği kadınla paylaşmaya karar verdi. Savcı, Nazım’ın idamını istiyordu. Aldığı haberi Piraye ile çok geçmeden paylaştı. Piraye, aldığı haber ile büyük bir yıkıma uğradı, gözyaşları içinde Nazım’a onsuz nasıl yaşayabileceğini soruyordu. Nazım’da o satırlara cevaben bir idam mahkumunun yazabileceği en özel mektubu kaleme aldı.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?