Türk Edebiyat’ında Unutulmayacak 10 Mektup

1. Mektup

Nazım Hikmet’in Piraye Hanım’a yazdığı Aşk Mektubu;

Nazım Hikmet

“Canımın içi yavrucuğum,
Sana hasretim bir çığ gibi artıyor. Meğer biz birbirimize ne kadar bağlıymışız. Kurtulacağımı çok sanıyorum. Fakat kurtulamaz da araya dört sene girerse beni unutacak mısın? Dört sene bir mezarın üstüne atılan topraklar kadar unutturucu mudur acaba? Kim bilir? Sen hayır, yahut evet deme! Başından daha önce böyle bir tecrübe geçmedi ki… Ben unutmayacağıma eminim. Dört duvar arasında senin hayalin nasıl gözümün önünden kaybolabilir. Her ne hal ise…Bugün karanlık tarafım üstümde. Münasebetsiz şeyler yazacağım. Selamlar. Memet’i ve seni doya doya kucaklarım. (28 Haziran 1933)”

2. Mektup

Cemil Meriç’in Lamia Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Cemil Meriç

“Yalnız sende yaşamak, yalnız senin için yaşamak… Bütün dostlardan, bütün düşmanlardan, bütün yabancılardan uzak bir dünyada, senin için konuşmak, senin için yazmak, senin için yaratmak. Sen dokunduğunu altına kalbeden büyücü. Krezüs’ün dilsiz oğlu savaşta babasını kurtarmak için birden dile gelir. Sen dilsizleri konuşturacak kadar dilbersin. Yılların levsi iskarpinlerini yalayıp geçmiş, yaşamamışsın ki kirlenesin. Benim gözyaşlarından temiz sevgilim… Sen bir anne sütü kadar temizsin, bir dua kadar temiz. Yalnız seni okumak istiyorum, yalnız seni dinlemek istiyorum. Lamiam benim. Kollarımda yeni doğmuş bir bebek gibi uyuduğunu hatırlıyorum ve yeni doğmuş bir bebek gibi uyanırdın. Baş başa yaşadığımız bu asırlar kadar uzun, bu asırlar kadar dolu ve bir rüya kadar kısa günlerde gecelerde diyecektim dudaklarından bayağıya benzeyen tek hece dökülmedi. Uyurken, uyanıkken, sarhoşken. Yalan söyleyen aynaları kırdım. Sen şimdi o içten gülümseyen, o içten ağlayan tertemiz Lamiamsın. Saat 6.30. Az sonra seni arayacağım. Ve sesin bütün karanlıkları dağıtacak. Hangi karanlıkları? Gönlüm bir ışık tufanı içinde. Mektupların gök kubbem, kelimelerin bir yıldız yağmuru. Bana öyle geliyor ki yalnız mektubunu okurken, yalnız seni düşünürken, yalnız sana yazarken yaşıyorum. Aşkımızın kitaplardakine benzer tarafı yok. Kanunların, mevsimlerin dışında. Neden hislerini gizleyeceksin? Aynı anları yaşamıyor muyuz? Göğüs boşluğumda senin kalbin de çarpıyor. Sen ağlarken ben de ağlıyorum. Perhize gelince, senden başka kadın düşünemeyecek kadar seninle doluyum. (23 Kasım 1966)”

3. Mektup

Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Orhan Veli Kanık

“Canım Nahitim,
Sana karşı hasretliğim günden güne artıyor. Tabii sen bunu anlamak istemiyorsun. Anlamadığını söyleyemem. Elbette anlıyorsun. Ama öyle sanıyorum ki bunu benim ağzımdan tekrar tekrar duymaktan hoşlanıyorsun. O kadar hoşlanıyorsun ki aynı şeyi her gün, her saat, her dakika tekrar etsem az bulacaksın. Senden vazgeçmeyeceğimi bildiğin halde ne geçmişe ne de geleceğe ait hadiselerde senden başka hiçbir şey hatırlamak istemediğim halde nasıl oluyor da bana olmuş hadiseleri hatırlatıyorsun. Ben de birçok kötü şeyler biliyorum. Ama onlan düşünmek istemiyorum. İçimin bu kadar seninle dolu olduğu bir zamanda düşünemiyorum demek daha doğru olur. Aramıza giren şeyleri yok etmekten zevk duyacağını söylüyorsun. Nahit, sen bunu istiyorsan aramızda, yani seninle benim aramda, hiçbir kötü şey yok. Bizden başka hiçbir şey yok. İnan bana. Sen benim için daima tek varolan şeysin. Dikkat et, en çok demiyorum, tek diyorum. Senden başka hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyim olmasını da istemiyorum. (20 Nisan 1947, İstanbul)”

4. Mektup

Ahmed Arif’in Leyla Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Ahmed Arif

“Küçüğüm, korkunç dahim, sevgilim, senin istediğin gibi de olsam, kayıtsız şartsız kölen de olsam, daima asıl sen beni affedeceksin. Affetmeye çalış. Cihan insanları içinde, en güzel, en iyi ve en namuslu sensin. Buna inan. Ahmed Arif, böyle söyler… Doğrudur… Haktır… Layıktır… Sana yakın, sana layık ve hele hele senin olmayı düşünebilmek bile bir cesarettir. Yürek ister. Bu dediklerim insan olana, erkek olanadır tabii. İnsandan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl da bulduk birbirimizi… Küçüğüm, sevgilim, imzası martıdan sıcak, uçan uzak martılardan daha sevimli, imzası uçan kuş, kendisi insan sevgilim. Kıyma bana, sensiz edemiyorum. Sence zerre kadar bir değerim varsa, iler tutar bir tarafım kalmışsa, gel kıyma bana ve korkuyorum deme. Otur yaz, her gün, her gece bana yaz. Kavuşuncaya kadar. Sonra yazdıklarımızı okur, güler yahut ürperir, birbirimize geçmiş olsun deriz. Yahut da, ah asıl bu, gel beni kendin al, götür. Bugünler yalnız başıma gelecek kudrette değilim. Hem madden hem de manen bu böyle. (22 Mayıs 1954, Bismil)”

5. Mektup

Özdemir Asaf’ın Sabahat Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Özdemir Asaf

“Eğer başkasını sevmiyorsan veya söz vermemişsen seni pek çok, herkesten fazla mesut etmeye çalışacak kadar çok seviyorum. Ve kendimde bazı vasıfların bulunmadığını bilsem hiç böyle bir teklife yanaşmazdım. Pek yakında kendime parlak ufuklar açacağım. Yeter ki beraber olalım…”

“Sana mektup yazmaya lüzum kalmayacak olan zamanları düşünmek; seni daima görebileceğim günleri hatırlamak; bana verdiği sarhoş edici, çıldırtıcı heyecanlı zevkleriyle senin yakınında bulunmak tehlikeli olabilecek derecede beni sevindiriyor. Hatırla ki: … O acı öldürebilirdi, bu sevinç öldürebilir.”

6. Mektup

Cemal Süreya’nın Zuhal Hanıma Yazdığı Aşk Mektubu;

Cemal Süreya

“Düşünüyorum da, aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben arasındaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun ve benim için her şeysin. Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki. Acaba Mecnun Leyla’yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin’e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Yangın olabilir miydi? Sen ne dersin buna? (14 Temmuz 1972)”

7. Mektup

Sabahattin Ali’nin Ayşe Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Sabahattin Ali

“Hapishane ve yalnızlık beni maziye ve hatıralara çok bağladı. Saatlerce bir köşede oturup ömrümün muhtelif safhalarını bir film gibi gözlerimin önünden geçiriyorum. Hem de sisli bir film gibi: Çünkü bu muhtelif levhalar gözümün önünden geçerken dudaklarım eski ve yeni birçok şarkılar mırıldanıyor. Zaten eski hatıraların dimağımda canlanmasını temin eden bu şarkılardır. Bunlar bana birçok zamanları, birçok yerleri, birçok şahısları hatırlatırlar. Herhangi bir vesileyle, veya hiç farkında olmayarak bu şarkılardan birini mırıldanmaya başlayınca bütün ihtisas ve heyecanları ile mazinin muayyen bir devrini yaşıyorum, sana bu şarkıların şöyle bir listesini yapayım, sayfaları doldurmuş olurum. Evvela ilk aşıklığımdan başlayayım…(6 Temmuz 1933- Sinop Cezaevi)”

8. Mektup

Bedri Rahmi’nin Eren Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Bedri Rahmi Eyüboğlu

“Ernestine,
Odamda yapayalnızım. Pastel kutusunu bana ödünç veren bir ressam arkadaşın pastelleriyle bir şeyler yapmaya çalıştım. Dışarıda yağmur yağıyor ve ben, belki de yirminci kere mektubunuzu okuyorum. Hatta size, mektubunuzu okuya okuya ezberledim, diyebilirim… Güvenmek! Nasıl olur da ben size güvenmem? Ernestine… Edebiyat yapmış olmamak için, size “Bütün kalbimle size güveniyorum” demeyeceğim. Size çok samimi ve çok basit olarak, sadece “Ben size güveniyorum, Ernestine” diyeceğim. Aklımdan en ufak yaramazlık geçirmeden, bunu size söyleyeceğim… Ya şu iki aya ne demeli? Ne kadar aptalca ve ne kadar uzun koca iki ay! Söyleyin bana, nasıl geçireceğiz bu ayları. Resim yapmak gerek… Deliler gibi çalışmak icap edecek… Tek çıkış yolu bu… Resim benim biricik ve en sadık dostumdur. (4 Nisan 1932, Lyon)”

9. Mektup

Abidin Dino’nun Güzin Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Abidin Dino

“Sevgilim,
Penceremden, otelinden çıkıp koskoca valizini taşımanı seyrettim. Çabuk dön! Sevmenin de iniş çıkışları var. Sabah doktorlar komşu binada göğsüme baktılar, iyiyim. Babacan bir doktor yeşil ışık yaktı ameliyata, yine de analizlerin sonucunu beklemeliymişiz… Kaç gün? Bilmiyorum. Saat 2’de Londra ile konuştum. Monica evde idi, Octavio gidememiş. Ne iğne ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi, damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek. Abidin (3 Şubat 1967, Montpellier)”

“Sevgilim,
Masamın başında penceremin önünden yazıyorum sana, şimdi Ferit buradaydı. Çarşamba onlara yemeğe gideceğim. Simone bu akşam St.Cere’ye gidiyor. Bu sabah senden mektup yoktu. Yarın vergi declarationu için gideceğim, şimdilik bu işlerle meşgulüm, hizmetçiyi şimdilik tutacağım ev biraz temizlensin, sonra vazgeçerim, 80 frank ayda. Ev bildiğin gibi hoş fakat sensiz. Seni düşünüp, seni konuşmaktan başka birşey yapamıyorum ciddi. Çok öperim. Güzin (3 Nisan 1967)”

10. Mektup

Behçet Necatigil’in Huriye Hanım’a Yazdığı Aşk Mektubu;

Behçet Necatigil

11 Temmuz 1955 Pazartesi. Gece dokuzu beş geçe Beykoz’da kıyı parkında yazılıyor. İki şişe bira, bir kadehçik votka içildikten sonra. (Yarım uykulardan uyanınca yırtılıp atılmazsa karıma gönderilecektir)

“Anlatmak için çırpındığım gecelerde, siz yoktunuz” diyor Özdemir Asaf, aklımda yanlış kalmamışsa. Ve seneler geçti ve yaz ayları geçti ve gençlik geçti. Ve kızgın sabahlarda, kızgın öğlenlerde, ikindilerde, gece bazan saat 9’lara kadar ter içinde tercümelerde geçti, bir şeyler umarak, birikecekti paralar… Ve seneler sonra rahata kavuşulacaktı. Ellerde kalan? Hiç! Ve aptallıktır harcamamız kendimizi delicesine. Çünkü hiçbir şey birikmeyecektir elimizde. Beş sene oldu evleneli, bellki altı, belki yedi (sayıları boşver zamansız) kalan ne? Evler alınmayacaktır, çünkü ikimiz çıplak doğmuşuz dünyalara. Ve bir kızcağımız vardır, hepsi onun olsun toplanmışsa, ninelerinden, dedelerinden, kalmışsa beş, on para. Sen beni yanlış anladın, ben yanlış anlaşılmaya mahkumum bu dünyada. (Şayet cehennemliksem beni zebaniler de anlamayacaktır) Ve sıhhat, herşeyin başı anladım, gerisini boşver. Ama kurtulmakta kabil değil dünya hırslarından. (Benim hırsım ne mi? İhtiyarlıkta sürünmemek, ismimin ayaklar altında rezil, çiğnenmemesi!) Bul Erbaa’da bir dükkan, bakkallık edelim, boşver bıktım bu şehirden. Gidelim Giresun’daki uçurumlara. Kağıt da bitti, ne yazık, bu benim cebimdeki iki yanı boş tek kağıdımdı. (Eşi Huriye Necatigil, yaz tatilinde Erbaa’ya gittiğinde yazdığı mektup)”

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?